Katkıda bulunanlar

23 Eylül 2008 Salı

SÜRGÜN ÜLKEDEN BAŞKENTLER BAŞKENTİNE

IV
Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden
Ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkis'in
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikârsın sen bellisin.
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı en derini
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Yıllar geçti sapan ölümsüz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgelendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanlıca'da Emirgân'da
Kandilli'nin kurşunî şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında
Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır
Yoktan da vardan da öte bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Sevgili
En sevgili
Ey sevgili


Sezai Karakoç

15 Eylül 2008 Pazartesi

MEVSİM NORMALLERİ

elimdeki gülü kaldırıp mezarlıkta
sağlığınıza dedim, hepinizin sağlığına

çocuklar yarı yolda bırakır bizi tanrım
kendine gel diyorsun, gelsem olmaz mı sana

çünkü sular çekiliyor hayatımızdan
ve şehir
kaçak kat gibi çöküyor üstümüze
körün takım tutmasına benziyor bu,
sempati besliyoruz
ölümden gayrı her şeye

ey dilimin ucundaki, ses ver bana:
canlı yoksa eğer bir ateşin içinde
niçin kaçar hepimizin neşesi

bizler misafiriz ve dünya
misafir terlikleri


İbrahim Tenekeci
Güzellik Uykusu

19 Nisan 2008 Cumartesi

1 Nisan 2008 Salı

SANA, BANA, VATANIMA, ÜLKEMİN İNSANLARINA DAİR

''Telgrafın tellerini kurşunlamalı''

Öyle değildi bu türkü bilirim

Bir de içime

-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-

Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek

Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen

Haberler bilirim mektuplar bilirim.


Gamdan dağlar kurmalıyım

Kayaları kelimeler olan

Kırk ikindi saymalıyım

Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma

Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından

Baştan ayağa ıslanmalıyım

Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.


İçimde kaynayan bir mahşer var

Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar

Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde

Ya da çamaşır sererken bahçelerinde

Birden alıverirler kara haberini

Okul dönüşü bir trafik kazasında

Can veren oğullarının.


Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim

Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş

Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine

Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin

Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan

Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde

Örneğin Hint Okyanusu gibi derin

İsyanın kapkara sularına dalan.


Nice akşamlar bilirim ki

Karanlığını

Bir millet hastanesinde

Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda

Başını kalorifer borularına gömmüş

Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden

Haber sormaya korkan

Genç kızların yüreğinden almıştır.


Bir de baharlar bilirim

Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği

Anadolu bozkırlarında

İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru

Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen

Cesur otobüs pencerelerinden

Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen

Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında

Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının

Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken

Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.


Yazlar bilirim memleketime özgü

Yiğit köy delikanlılarının

İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları

Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan

Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan

Diğeri kan ter içinde yayla yollarında

Mavzerinin demirini alnına dayamış

Yüreği susuzluktan bunalan

İçinden mahpushane çeşmeleri akan

Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp

Apansız silahına davranan

Nice delikanlıların figüranlık yaptığı

Yazlar bilirim memleketime özgü


Güzler bilirim ülkeme dair

Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir

Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha

Kalbim gibi

Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri

Titreyen kenar mahalle çocukları

Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için

Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.


Kadınlar bilirim ülkeme ait

Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak

Göğüsleri Çukurova gibi münbit

Dağ gibi otururlar evlerinde

Limanlar gemileri nasıl beklerse

Öyle beklerler erkeklerini

Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.


İsyan şiirleri bilirim sonra

Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden

Harfler harp düzeni almıştır mısralarında

Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır

Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda

Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.


Müslüman yürekler bilirim daha

Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet

Eller bilirim haşin hoyrat mert

Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır

Her kırışığı sorulacak bir hesabı

Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.


Bütün bunların üstüne

Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim

Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim

Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli

Adın kurtuluştur ama söylememeliyim

Can kuşum, umudum, canım sevgilim.



Erdem Bayazıt

13 Mart 2008 Perşembe

31 Ocak 2008 Perşembe

30 Ocak 2008 Çarşamba

TAHRİK


Bırakın ince kavak seslerini şehrin içinde
paralar yaşlı kızların koynunda yatarken
bırakın köprülerin üstüne yağmur
ve basma perdelerden lânet bize.

Şaşılacak bir dünyada yaşamaktı; öğrendik
şimdi külçeler yüklüyüz şaşılacak bir biçimde
külçeler yüklüyüz ve çıkmak istiyoruz yokuşu
sokaklar gittikçe katı bizim adımlarımıza
peşimizde bütün bahçeleri boşaltan ter kokusu
yankımız soyunup sevap rahatlığı alınan yataklarda
yürek elbet acıyor esvap değiştirirken
bizden artık akması beklenilen kan da katı
kovulduk ölümün geniş resimlerinden.

Efsanelerden kovulduk
kan ve demir kelimeleri söylenince
elbiseler içindeyiz, şehrin içinde
önümüz iliklenmiş, ayakkaplarımız bağlı
kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok
altıkırkbeşte vapur ve sancı geç saatlerde
eski savaşçılar vesair geçmiyor bulutlardan
çiçek alıp eve götürüyoruz
bunun bir delilik olduğunu bile bile
en ıssız duyguların ucunda karakollar
asmaların altı tuzak ve tuzak caddelerde
külçeler yüklüyüz, çıkmak istiyoruz yokuşu
gözler kısılıp bakılıyor bize.

Biliniyor
bizim mahsustan yaşadığımız
biliniyor
şarkıların sırası bizde
biliniyor
hayat bizden razıdır
biliniyor
otların sarardığı yerlerde güneş
kurşunun değdiği tende heves kalmıştır.

İsmet Özel
Erbain

2 Ocak 2008 Çarşamba

GÜN KAVUŞSUN DİYEREK

-Mayısta gelen için-

gün kavuşsun diyerek diniyormuş, anladık
yüzümüze ham güller bulaştıran sonbahar
ne de ince yaralı, ne çapkınca ayrıldık:
suda bir kalem gibi kırdı bizi intihar

ah neyi diriltirdi avucunu hohlayışın
neleri kıracaktın sütkesiği dişinde
bulurdu beni oysa ıpıssız ağlayışın
bir şahmaran uyurdu sevgilim deyişinde

yaşamak böyle soğuk ve böyle çürümüşken
yetmiyor aynaların fısıldadığı masal
gel omzuna abanmış yaralarla övüngen
gel içimde biriken encamını geri al

bir ak dalga geçseydi bu kırmızı limandan
yeşil sular üstünde seni getiren gemi
mor ipekler çekerdim ayla senin arandan
gümüşlere sarardım kırılgan ellerini

benim bir tek ölümüm yetseydi çağırmaya
ey çaresiz bakışlı ey zıpkın gözlü, seni!

Süleyman Çobanoğlu
Şiirler Çağla

24 Aralık 2007 Pazartesi

ANNE, TUT ELİMİ !

Ben konuşsaydım, size konuşmanın nasıl bir şey olduğunu anlatırdım. Ben konuşmayı hep bir şeylere benzetirim. Konuşmak pazar sabahı altı buçukta uyandıktan sonra, o günü pazartesi sandığımız için kalkıp okula gitmeye hazırlanırken, tatil olduğunu farkedip tekrar uyumaya benzer. Konuşmak, yolda giderken bir köpeğin sizi çok sevip peşine takılmasına benzer.

Konuşmak çayınız çok sıcak diye annenizin biraz döküp üstüne soğuk su eklemesine benzer. Konuşmak, çok sevdiğiniz bir şeyi, tokanızı yada terliğinizi yada kalem kutunuzu bir türlü bulamadıktan sonra, onu kaybettiğinizi düşünmeye başladığınız sırada, koltuğun altında görmeye benzer. Konuşmak bir bebeğin eliyle parmağınızı tutmasına benzer. Konuşmak çilek reçeline benzer. Ben konuşsaydım ağızımdan çıkan herşeye dikkat ederdim. Çünkü konuşmanın ne kadar değerli olduğunu bilirdim. Ben konuşsaydım, kendimi anlatmaya çalışırdım. Beni anlamanızı isterdim. Ama bu imkansız, değil mi?
Ben konuşsaydım, susardım...

Uygar Şirin
Anne, Tut Elimi !
Şubat 2004

18 Aralık 2007 Salı

17 Aralık 2007 Pazartesi

ARUN ALEYKUM

İslam Tahrir Şibli'ye...


Televizyon ekranında bir kız haykırıyor...
İncecik bedeninden, insanın yüzüne tokat gibi çarpan kelimelerle dolu o sesin nasıl çıkabildiğini düşünüyorum...
Bizim sesimiz artık çıkmadığından, sesimizi artık yitirdiğimizden ve en erkek geçinenlerin seslerinin bile zulümler karşısında tiz perdeden bir ıslığa dönüştüğünden olsa gerek, yüzünde bir çocuğun ve bir yaşlı kadının çizgilerinin harmanını taşıyan bu genç kızın sesi, bizim seslerimizin yanında, bir aslan kükremesine benziyor...
Televizyon ekranından bir kız haykırıyor...
"Arun aleyküm!" diyor... "Utanın!"

Utanılacak bir çağın kendinden utanmayan, sağır, kör ve dilsiz şahitlerisiniz...
Özgürlüklerini, haklarını ,inancını , erdemini, onurunu ve hatta elindeki ekmeğini bile yitirmeye önce cesaretini, önce merhametini yitirmekle başlamış birer yalancı tanık olmak içinizi acıtmıyor artık...
Tırnaklarla, alın teriyle, emekle ve çileyle kazanılan her şeyi, modern zamanlar arenasının ortasında leş kovalayan sırtlanların ve çakalların önüne atıp, oturduğu locasından, arenanın ortasındaki sırtlanlardan daha sırtlan bir bakışla ve gülüşle sizi seyredenlerin eğlencesi olmak, kanınızı dondurmuyor artık...
Televizyon kanallarının sabah programlarında göbek atıp, akşamları haber bültenlerinde, soğuk evlerdeki solgun yüzlerin dramlarında gözyaşı dökmek, sizi hiç utandırmıyor artık...
Ve sabahları topluca göbek atıp, sanatçıların yatak odalarında yatıp kalkıp, akşamları reyting adına sulandırılmış gerçek hayat dramlarında ağladığınız televizyon ekranında, yüzünün çizgilerinde bir çocuğun kırılganlığını ve bir yaşlı kadının acılarının harmanını taşıyan bir küçük kızın görüntüsü çıkıyor karşınıza apansız...
Gözlerinizin içine bakarak haykırıyor...
"Arun aleyküm!" diyor... "Utanın!"

Sırça saraylarında konfor ve ihanet içinde yaşayanların, sizden daha korkak olduğunu, korkuları olanların, korkularını dindirebilmek için başkalarını daha çok korkutmak zorunda oldukları gerçeğini, anlamak dahi istemiyorsunuz...

Ne kadarda sığmış düşleriniz...
O kadar korkutulmuş ve sindirilmişsiniz ki, düşlerinizi düştüğü yerden yeniden ayağa kaldırmak için, parmağınızı bile kıpırdatacak gücünüz ve cesaretiniz yok...

Ne kadarda sığmış düşleriniz...
Sizin için bu kadar kolaymış insanoğlunun erdemli gelecek zaman düşlerini, umutla büyüttüğü Kaf dağı masallarını, bir korku ve vazgeçiş trajedyasına dönüştürüp, o ünlü hamlet repliğini tersyüz ederek, elinize dili kesilmiş ve gözleri dağlanmış kendi kafa tasınızı alıp, "olmamak! İşte asıl bütün gerçek bu!" diyerek, size biçilen rolü hayatlarınızda oynamak...

Siz merhametinizi ve cesaretinizi yitirmeye devam edeceksiniz ve ben, Çan-Kay-Şek orduları yakaladıkları tüm solcu gençleri, lokomotif kazanlarındaki alevlerin arasına diri diri atarak yakarken, az sonra alevlerin içine atılacak iki gençten birinin, cebinden bir tek siyanür hapı çıkarıp, bu hapı, yanındaki korkudan bembeyaz olmuş arkadaşına uzatıp, "bir tane kalmış, sen ateşe dayanamazsın, bunu sen yut." demesini anımsayacağım...
Sizin her an gördüğüm korku rengi yüzleriniz giderek silinirken gözlerimden, yüzünü hiç görmediğim o genç adamın merhamet ve cesaret dolu yüzünü arayacağım, düşleri içi hapishanelerde, yoksulluklarda ve yoksunluklarda çürütülen insanların yüzlerinde...

Siz merhameti, cesareti ve aşkı yitirmeye devam edeceksiniz ve ben, o Romalı kadının öyküsünü anımsayacağım her defasında...
Romalı komutan, imparatora isyan ettiği için ölümle cezalandırılır...
Roma geleneklerine göre,arenada yüzlerce insanın gözleri önünde, kendi yaşamına kendi elleriyle son verecektir...
Komutan, o son anda bıçağı kendi vücuduna saplayamaz. Korku, gelir ve yerleşir yüz çizgilerine...
Arenada toplanmış yüzlerce insanın bakışları arasında, bir kadın arenanın ortasına doğru yürür. Komutanın korku ve şaşkınlık dolu gözlerine bakar, onun elindeki bıçağı alır, kendi karnına saplayıp çıkarır ve tekrar komutana uzatır...
"Non dole" der... "Bak, acımıyor."
Kocasının yüzlerce insanın önünde korkmasına, aciz duruma düşmesine dayanamayan, komutanın cesur karısıdır o kadın...
Ahmet Altan bu cesur kadının öyküsünü yazacak ve ben bu öyküyü her anımsadığımda, o cesur kadına daha büyük bir aşk duyacağım...
Onun yüzünü hiç görmemiş olsam da, " Non dole" deyişi gelecek gözlerimin önüne...
Yani, "bak, acımıyor."

Oysa sizin canınız acıyor...
Siz ateşe, soğuğa , çileye, gözyaşına, bıçağa ve kana dokunmak istemiyorsunuz...
Korkunun elinde parıldayan o bıçağı alıp, kendi etinize saplamak bir yana, o bıçağa dokunamıyorsunuz bile.
Çeliğin ateş kokan soğuğu içinizi üşütüyor...
İçinizde kor yangınlar yerine, buz kokulu ayazlar var artık...
"Non dole" diyebilecek cesaretiniz yok... Çünkü, sizin canınız acıyor...
Siz, korkuların bile bir gün korkacağını çoktan unuttunuz.

Yüzyılların tozlu tarih sayfasında, Romalı bir kadın kulaklarınıza "Non dole" diye fısıldıyor...
Modern zamanların pırıltılı televizyon ekranlarındaysa Filistinli bir kız haykırıyor.
"Arun aleyküm!"diyor. "Utanın!"

Duyuyor musunuz?...


Ahmet Savaş Özpınar

29 Kasım 2007 Perşembe

HALİL CİBRAN ' EY KAVMİM '

Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

Dönüp de bakmazsın ölülerine.
Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın.
Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın.
Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını...
Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü
gibi bakarsın çalınanlarına.
Tanrıya yakarır ama firavunlara taparsın.
Musa Kızıldeniz'i açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.



Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

Korkarsan kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın.
Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın.
Hazreti İsa'yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen başka şeylere ağlarsın.
Gündüzleri Maria Magdalena'yi orospu diye taşlar, geceleri koynuna girmeye
çabalarsın.
Zebur'u, Tevrat'ı, İncil'i, Kur'ân'ı bilirsin.
Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'ı tutarsın.

Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak
mahvın. Ama sen kendi acına da yabancısın.
Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin.
Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın.
Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin.
Ve nefret edersin dilencilerden.
Utancı bilir ama utanmazsın.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.

Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın.
Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin.
Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin.
Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın.
Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın.
Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.

Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak
mahvın.
Ama arkana baktığın için taş kesileceksin.
Ve sen kendine bile ağlamayacaksın.
Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin.
Musa önünde Kızıldeniz'i açsa o denizden geçemezsin.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.

Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

Halil Cibran